SEN HİÇ CEZAEVİ GÖRDÜN MÜ?

SEN HİÇ CEZAEVİ GÖRDÜN MÜ?

SEN HİÇ CEZAEVİ GÖRDÜN MÜ?
‘Sen hiç ateş böceği gördün mü?’ diye bir film vardı. Bulunduğu dünyaya uyum sağlamaya çalışan üstün zekalı bir kızın yaşadıkları ve o dönemlerdeki Türkiye’ nin bir panoraması çiziliyordu. Ben de cezaevlerine çevresine uyum sağlayamayarak suça karışmış kişilerin rehabilite edildiği kendi kültürü kendi dinamikleri olan bir sistem gibi bakıyorum. Ve bu sistemin bütününe baktığınızda aslında toplumun bir haritasının ve ülkenin panoramasının çizildiği bir yapı görülecektir. Yaklaşık 13 yıl boyunca cezaevlerinde farklı alanlarda görev yaptım. Şunu açıkça söyleyebilirim: Cezaevinde çalışmak, yalnızca içerideki mahkûmlarla değil; çoğu zaman cezaevinin dışındaki algılarla, önyargılarla ve yanlış bilgilerle mücadele etmektir. İçeride kurallar bellidir, sistem bellidir. Aksaklıklar yaşansa da herkesin sorumluluğu tanımlıdır. Asıl zor olan, duvarların dışında cezaevlerini dizilerden, sosyal medyadan ve kulaktan dolma bilgilerden tanıyanların beklentileridir. Bir gün bir tanıdığım arayıp “Cezaevinde bir köylümüz yatıyor, ziyaret etmek istiyorum, yardımcı olur musun?” dedi. Ziyaret yönetmeliğini anlattım. Bunun ancak savcılıktan alınacak resmi bir izinle mümkün olduğunu, aksi hâlde yapılamayacağını söyledim. Ama ikna olmadı. “Televizyonda görüyoruz,” dedi. “Müdür mahkûmu çağırıyor, herkes girip çıkıyor. Kırk yıllık komşuyuz, tanıdığız tamam herkese yap da bize yapma.” Yaklaşık yarım saat mevzuatı, güvenlik kurallarını, cezaevinin işleyişini anlattım. Dizilerde gördükleriyle gerçeğin aynı olmadığını söyledim. Hatta işi yumuşatmak için ‘abi sen Arka Sokakları fazla izliyorsun galiba’ diye şaka bile yaptım. Ama sonunda “Bizi salak yerine koyma” deyip telefonu kapattı. O günden sonra da bir daha görüşmedik. Aslında kendi açısından haksız değildi. Yıllarca televizyon dizilerinde dört tane polis cezaevine istedikleri gibi girip çıkıyor, müdüre, savcıya posta koyuyor, istedikleri kişiyle görüşüyordu. Hayatında cezaevi görmemiş bir vatandaş da doğal olarak cezaevini “yol geçen hanı” sanıyordu. Diziler dışında da tablo çok farklı değil. İsteyen gazeteci cezaeviyle ilgili bir iddia ortaya atabiliyor. “İçeride tanıdığı olan” siyasetçiler kolayca açıklama yapabiliyor. Nerede ve ne zaman çekildiği belli olmayan bir görüntü sosyal medyada dolaşıma giriyor. Birkaç fotoğraf eklendi mi, oklar sistemin em masum meslek grubuna; doğrudan cezaevi personeline çevriliyor. Bu iddialardan sonra perde arkasında olan şu: Önce idari soruşturma, ardından adli süreç, sonra kontrolörler, müfettişler… Tek bir iddia, onlarca insanın aylarca süren incelemelerle yıpranmasına yetiyor. Bir de toplumda infial yaratan suçlardan sonra yapılan yorumlar var: “İçeride gardiyanlar bunun gereğini yapar.” “Diğer mahkûmlar bunu şişler.” “Aslan gibi gardiyanlar cezasını keser.” Evet, infaz koruma memurları güçlüdür. Ama bu güç, hukukun dışına çıkmak için değil; hukuku ayakta tutmak içindir. Rahmetli Kemal Sunal’ın filminde bekçiler için söylediği gibi, onlar adalet sisteminin azı dişleridir. Suçu ne olursa olsun, cezaevinin kapısından içeri giren herkes eşittir. Mahkûmlar devlete emanettir. Cezaevi çalışanları da bu görevi Devlet adına yürütmektedir. İnfaz koruma memuru bir yandan toplumu suçtan korurken, diğer yandan bu emanete insan onuruna yakışır şekilde bakmakla yükümlüdür. Üstelik bugün cezaevleri yüzlerce kamerayla 7/24 izlenmektedir. Her adım kayıt altındadır. Dizilerdeki gibi “gerekenin yapılması” ne hukukidir ne mümkündür ne de kabul edilebilir bir durumdur. Buna rağmen çalışma koşulları son derece ağırdır. 12 saat boyunca cep telefonsuz, kapalı kapılar ardında görev yaparlar. Kendileri televizyon izleyemezken mahkûmun televizyonu bozulmasın diye uğraşırlar. Kendileri cep telefonu kullanamazken mahkûmun görüntülü görüşmesini aksatmadan yaptırmak zorundadırlar. Kendi psikolojilerini düşünmeden, mahkûmun psikolojisini ayakta tutmaya çalışırlar. Peki bütün bunların karşılığında ne alırlar? Düşük maaşlar, yetersiz özlük hakları, eve taşınan stres ve yıllardır tutulmayan sözler… Bu yüzden nitelikli pek çok personel başka kurumlara geçmeye çalışıyor ya da istifa ediyor. Bu durumun bedelini ise sistemin tamamı ödüyor. Bu sistem her geçen gün insan hakları temelli olarak kendini yeniliyor, fiziki yapılar değişiyor büyüyor ve genişliyor. Bu değişim hızlı olurken uyum sağlamak da bir o kadar zorlaşıyor. Yenilenen her sistem cezaevi çalışanlarına ek bir yük getirmekle kalmayıp daha fazla dikkat, daha fazla emek, daha fazla eğitim, daha fazla mesai demek oluyor. Elbette yalnızca infaz koruma memurları değil… Müdürü, kâtibi, teknisyeni, psikoloğu, sosyal çalışmacısı… Hepsi dertli, hepsi yorgun. Yıllardır tutulmayan sözler ve değersizlik duygusu bu camiayı derinden yaralamaktadır. Devletin emanetine şefkatli kolları ve mangal gibi yürekleriyle bakarken, Devletin de onlara biraz daha “baba” gibi davranmasını bekliyorlar. Ve bu beklentide de son derece haklılar. Sonuç olarak cezaevlerinde yaşandığı iddia edilen her olayda, refleks hâlinde cezaevi personelini suçlamak kolaydır. Durup bir an düşünme bir çok şeyde olduğu gibi bu konuda da topluma zor gelmektedir. İnfaz koruma memurları ve diğer cezaevi çalışanları, kanunların çizdiği sınırlar içinde, insan haklarını gözeterek görev yapan insanlardır. Onlar ne dizilerdeki gibi sınırsız yetkilere sahiptir ne de toplumun öfkesini tatmin etmek için hareket edebilirler. Adalet sistemi içerisinde elbette diğer alanlarda olduğu gibi eleştirilecek çok şey olabilir; ama suçlanacak en son kesim cezaevi çalışanlarıdır. Devletin emanetini, en zor şartlarda, en görünmez şekilde taşıyan bu insanlara kızmadan önce bir kez daha düşünmek, hem vicdani hem de adil olandır diyerek tamamlayalım vesselam…

Paylaş:

Yorumlar

Henuz yorum yapilmamis

İlgili Haberler