Özel Eğitim Bitme Noktasına mı Geliyor?

Özel Eğitim Bitme Noktasına mı Geliyor?

Özel Eğitim Bitme Noktasına mı Geliyor?
Bir toplumun vicdanı, en çok da en kırılgan bireylerine sunduğu imkânlarla ölçülür. Engelli çocukların eğitim süreci yalnızca pedagojik bir mesele değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir sınavdır. Bugün bu sınavdan ne ölçüde geçtiğimizi sorgulamak zorundayız. Engelli çocuklar, eğitim yolculuklarında yalnızca bireysel engellerle değil, çoğu zaman sistemin ördüğü görünmez duvarlarla da karşı karşıya kalmaktadır. Fiziksel erişilebilirliği yetersiz okul binaları, bireysel ihtiyaçlara göre uyarlanmamış müfredatlar ve özel eğitim alanında yeterli donanıma sahip olmayan öğretim yaklaşımları, bu çocukların en temel haklarından biri olan eğitim hakkını ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Oysa araştırmalar, kapsayıcı ve destekleyici öğrenme ortamlarının engelli çocukların yalnızca akademik başarılarını değil, sosyal ve duygusal gelişimlerini de olumlu yönde etkilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşın farkındalık eksikliği, önyargılar ve dışlayıcı tutumlar, engelli çocukların kendilerini değersiz hissetmelerine ve eğitimden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Bu nedenle eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, yalnızca akademik bir gereklilik değil; aynı zamanda insani ve toplumsal bir sorumluluktur. Ne yazık ki devlet kurumları, engelli çocukların eğitim yolculuğunda, engellilikle ilgili pek çok alanda olduğu gibi yetersiz kalmaktadır. Engelli bireylere sunulan eğitim ve destek hizmetleri çoğu zaman bir “hak” olarak değil, dinsel ve geleneksel motiflerle süslenmiş bir “yardım” ya da “lütuf” anlayışıyla ele alınmaktadır. Oysa engelli bireyler bu toplumun ayrılmaz bir parçasıdır ve diğer tüm bireyler gibi nitelikli eğitime erişme hakkına sahiptir. Devletin bu alandaki eksikliğini yıllardır büyük ölçüde özel rehabilitasyon ve özel eğitim merkezleri kapatmaya çalışmaktadır. Bu merkezler, özel gereksinimli bireylerin gelişimini desteklemede hayati bir rol üstlenmektedir. Bireyin ihtiyaçlarına göre planlanan eğitim ve terapi programlarıyla bilişsel, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişim bütüncül bir yaklaşımla ele alınmakta; multidisipliner bir anlayışla hizmet sunulmaktadır. Alanında uzman öğretmenler ve terapistler tarafından sağlanan bireyselleştirilmiş destek, bireylerin günlük yaşam becerilerini geliştirmelerine ve topluma daha aktif katılımlarına olanak tanımaktadır. Araştırmalar, erken ve nitelikli özel eğitimin bireylerin potansiyellerini en üst düzeye çıkarmada son derece etkili olduğunu göstermektedir. Devlet kurumları çoğunlukla okul öncesi dönemde özel eğitime başlayabilirken, özel rehabilitasyon ve özel eğitim merkezleri engelin tespit edildiği andan itibaren eğitim sunabilmekte ve bu önemli boşluğu büyük ölçüde doldurmaktadır. Özel eğitim merkezleri yalnızca eğitim verilen kurumlar değil; aynı zamanda umut ve fırsat alanlarıdır. Özel gereksinimli çocuklara eğitim imkânı sunarken, ebeveynler için de etkileşim, dayanışma, öğrenme ve güçlenme ortamları oluşturmaktadır. Tüm Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Kurumları Derneği (ÖZERKDER)’nin bu ay yayımladığı rapora göre, 2005 yılında 60 bin özel gereksinimli çocuk bu hizmetten faydalanırken, bugün yaklaşık 600 bin bireye hizmet vermeye çalışan özel eğitim kurumlarının sayısı 3 bin 300’ü aşmıştır. Bu kurumlar; öğretmen, psikolog, fizyoterapist, odyolog, dil ve konuşma terapisti gibi uzman kadroların yanı sıra yardımcı hizmet personeliyle birlikte yaklaşık 59 binden fazla kişiye istihdam sağlamaktadır. Ayrıca 10 binin üzerinde servis aracıyla bu çocuklar eğitim merkezlerine taşınmaktadır. Devletten aldıkları eğitim ücretini doğrudan ekonomiye geri kazandıran bu kurumlar; maaş, sigorta primi ve vergilerini eksiksiz ödeyerek yalnızca bir eğitim alanı değil, aynı zamanda önemli bir sektör haline gelmiştir. Buna rağmen özel eğitim merkezleri ciddi yapısal ve ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Nitelikli uzman personel eksikliği, bölgesel altyapı yetersizlikleri, güncel eğitim materyallerine erişimde yaşanan sıkıntılar ve özellikle artan maliyetler, merkezlerin sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Bürokratik süreçlerin karmaşıklığı ve destek mekanizmalarının yetersizliği de hizmet sunumunu daha da zorlaştırmaktadır. Özel eğitim merkezlerine verilen devlet desteği, geçmişte asgari ücret seviyesindeyken zaman içinde eriyerek günümüzde asgari ücretin dörtte birine kadar düşmüştür. Kamuda bir engelli bireyin aylık maliyeti 80 bin TL’nin üzerindeyken, özel eğitim merkezlerine ödenen bu yetersiz ücretler, hizmetleri neredeyse sürdürülemez hale getirmiştir. Birçok kurum ayakta kalmakta zorlanmakta, hatta kapanma noktasına gelmektedir. Bu durum hem özel eğitime ihtiyaç duyan bireylerin destekten mahrum kalmasına hem de ciddi istihdam sorunlarının ortaya çıkmasına yol açacaktır. Belki de en önemli sorunlardan biri, bu ekonomik daralmanın doğrudan çalışanlara yansımasıdır. Yıllar önce kamuda aynı işi yapan meslektaşlarından iki–üç kat fazla maaş alan özel eğitim çalışanları, bugün çoğu zaman asgari ücretin biraz üzerinde bir gelirle yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmaktadır. Bu kurumlar devlet destekli olmalarına rağmen, hizmet verdikleri öğrencilerin %3’ü ücretsiz kontenjan kapsamında olduğu için herhangi bir ücret alamamaktadır. Ayrıca birden fazla raporlama sistemi nedeniyle özel eğitim alan çocuklar arasında eğitim süresi açısından ciddi adaletsizlikler yaşanmaktadır. Raporlardaki bireysel ve grup eğitimi ayrımı sebebiyle bazı çocuklar ayda 8 seans eğitim alırken, bazıları 12 saat eğitim almakta; bu farklılığın dayandığı güçlü bir bilimsel gerekçe ise bulunmamaktadır. Kamu hizmeti sunmalarına rağmen, seanslara katılamayan çocukların ücretleri tahsil edilememekte; buna karşın personel maaşları ve diğer giderler ödenmeye devam etmektedir. Kurum yöneticileriyle ve çalışanlarla konuşulduğunda, hepsinin ortak derdinin giderek ağırlaşan bu yük olduğu açıkça görülmektedir. Bu sorunların çözülmesi, yaklaşık 600 bin engelli bireyin; aileleri ve çalışanlarla birlikte 3 milyondan fazla kişinin hayatına doğrudan etki edecektir. Çözüm için öncelikle bakış açımızın değişmesi gerekmektedir. Engelli bireylere bir yük ya da fazlalık gibi değil, bizden biri gibi yaklaşılmalıdır. Zira hepimizin ailesinde ya da yakın çevresinde bir engelli birey bulunmaktadır. “Bizden” olan birine gereksiz ya da fazlalık gözüyle bakmak, hangi insani, dini ya da ahlaki değerle bağdaşabilir? Üstelik yalnızca ekonomik açıdan dahi değerlendirildiğinde, erken yaşta yapılan küçük yatırımlar, ileride çok daha büyük maliyetlerin önüne geçecektir. Ancak ne yazık ki bu alanda da kısa vadeli, günü kurtarmaya yönelik politikalar üretilmekte; kalıcı ve sürdürülebilir çözümler hayata geçirilememektedir. Engelli çocukların eğitimi bir tercih ya da sosyal yardım alanı değil, ertelenemez bir haktır. Özel eğitim merkezlerinin ayakta kalması, yalnızca bu kurumların değil; on binlerce çocuğun ve ailenin geleceği açısından hayati öneme sahiptir. Bugün atılacak doğru adımlar, yarın hem insani hem de ekonomik açıdan çok daha güçlü bir toplumu mümkün kılacaktır. Eğitimde gerçek eşitlik, ancak engelli bireyleri merkeze alan kalıcı ve adil politikalarla sağlanabilir.

Paylaş:

Yorumlar

Henuz yorum yapilmamis

İlgili Haberler