
Belki de tarihin en talihsiz ama en yükü ağır kuşağıdır: 1970–2000 doğumlular…
Biz, ne anne-babalarımızın dünyasına tam ait olabildik, ne de çocuklarımızın hızla değişen zamanına yetişebildik.
Tahta arabalarla oynarken dizimizi kanattık;
bugün çocuklar uçan arabaların videosunu izliyor. Bez bebekle uyuduk, şimdi robotların duygusu tartışılıyor.
Sobalı evlerde büyüdük; sobanın başında ısınmayı, kestaneyi, mandalina ve portakal kabuklarının kokusunu, külünü süpürmeyi, üstüne çaydanlık koyup sabretmeyi öğrendik.
Bugün evler “akıllı”…
Işığı biz kapatmadan kapanıyor, ama kimse kimseyi kapıdan uğurlamıyor.
Siyah-beyaz televizyonun renkliye geçişini gördük, tek kanallı yayınları izledik, radyonun baş köşede olduğu günleri hatırlıyoruz. Tek katlı, bahçesinde dut, elma, armut ağaçları olan evimizin çatısında anten ayarladık. Mektup yazdık, postacı yolunu bekledik. En sevdiğimiz şarkının başını kaçırınca haftaya umut bağladık. Sabrı, beklemeyi, yetinmeyi öğrendik.
Fotoğraf makinesi vardı; 36 poz hakkımız vardı, basılana kadar ne çıktığını bilmezdik. Şimdi cebimizde binlerce fotoğraf var, ama hangisinde gerçekten mutlu olduğumuzu bilmiyoruz.
Kaseti kalemle sardık, walkman kulağımızdan düştü. Kablolu kulaklıktan, Bluetooth kulaklığa terfi ettik. Şimdi kulaklığı kulağımıza değil, ruhumuza taktık. Müzik telefona girdi, sessizlik hayatımızdan çıktı.
Ama biz daha bunlara alışamadan dünya hızlandı. Sabit dantel örtülü ev telefonundan, yanımızda taşıdığımız kılıflı akıllı telefonlara geçtik. Telefon artık aramak için değil, hayata yetişmek için kullanılıyor.
Biz “merhaba”yı yazana kadar dünya üç uygulama güncelledi. Biz dünyaya gücendik, teknolojiye güncellenemedik.
Ne eskisi gibi yavaştık, ne yenisi kadar hızlı.
Ne tamamen analog kaldık, ne de dijitale tam dönüşebildik.
İki zamanın arasında kaldık. Bir ayağımız geçmişte, bir ayağımız geleceğe yetişmeye çalışırken bugünü ıskaladık.
Bir zamanlar adresi sorar, yolda kaybolurduk; şimdi navigasyon evimizi bile biliyor, biz hala şaşkınız.
Arada kaldık…
Sıkıştık…
Hem öğrenmek zorunda kaldık, hem öğretmekle yükümlü olduk.
Hem güçlü olmamız beklendi, hem hiç yorulmamamız.
Belki de bu yüzden en çok biz sustuk, en çok biz yüklendik, en çok biz “idare ettik.”
Bu kuşak köprü oldu; ama üzerinden kimler geçti, üstelik geçenler de durup bakmadı.
Biz iki dil bilen ama hiçbirinde ana dili kadar rahat konuşamayan bir kuşağız. Takvim yaprakları arasında değil, çağların arasında sıkıştık.
Büyüklerimiz konuşurdu, biz tercüme ederdik:
✔️ Anneannem derdi ki: “Evladım, akşam ezanı okunmadan gel.” Biz bunun saatini, mahallesini, hatta mevsimini hesaplardık.
✔️ Dedem derdi ki: “Ekmek aslanın ağzında.” Bir ara gerçekten aslan aradık… Sonra bunun hayat olduğunu öğrendik.
✔️ Babaannem “ayıp” dedi mi, konu kapanırdı. Tek kelimeydi ama içinde ahlak, sınır ve korku vardı. Şimdi çocuklar “cringe” diyor. Aynı his… ama kimse utanmıyor, sadece story atmıyor.
✔️ Büyüklerimiz “idare et” derdi. Bu; dayan, sus, katlan demekti. Yeni nesil “toksik” diyor ve çıkıyor. Meğer bizim yıllardır yaşadığımız şeyin adı varmış.
Eskiden “komşu” vardı; anahtar bırakılır, çocuk emanet edilirdi.
Şimdi “community” var. Kimse kimseyi tanımıyor ama herkes grupta.
“Ayağını yorganına göre uzat” dediler, biz gerçekten yorganın boyunu ölçtük.
Çocuklar şimdi “budget’ı aşma” diyor. Aynı uyarı ama kimse üşümüyor.
“El alem ne der?” vardı; mahalleydi, akrabaydı, camdan bakan teyzeydi.
Şimdi “algı önemli.” El alemin PR ajansı kurulmuş.
Biz bunların hepsini anladık:
Hem “Allah kerim”i, hem “no stress”i.
Hem “sükut altındır”ı, hem “ghostlamak”
Ama bize gelince…
Bizim kelimemiz olmadı.
Büyüklerin yanında konuşmadık, çocukların yanında yavaş kaldık.
Bir cümleyi “eskiden…” diye başlatıp “neyse ya” diye bitiren tek kuşak biziz.
Kaset sarmayı bildik, Wi-Fi şifresini ezberleyemedik.
Sobayı yakmayı öğrendik, akıllı evle anlaşamadık.
Bazen komik duruma da düştük.
Çocuğumuz bize interneti anlattı, biz ona hayatı anlatmaya çalıştık.
İkimiz de birbirimizi dinliyormuş gibi yaptık.
Ama yine de ayakta kaldık.
Çünkü bu kuşak sessizce direnmeyi öğrendi.
Çünkü bu kuşak, her şeye rağmen insan kalmayı başardı.
Evet, arada kaldık.
Evet, yorulduk.
Evet, ezildik.
Ama iki dünyanın yükünü taşıyıp yıkılmadık.
Belki adımız yok, belki çağımız yok…
Ama bu hayatın en çok yükünü biz çektik.
Ve hala ayaktayız. Biz geçmişle gelecek arasında ezilen değil, ikisini de omuzlayan kuşağız. Tahta arabadan uçan arabaya geçerken direksiyonu hiç bırakmadık.
Belki hızlı değiliz, ama deriniz.
Belki gürültülü değiliz, ama gerçeğiz.
Ve bu çağ, en çok bizim sessiz gücümüzle ayakta duruyor.
Her nesil kendi zamanının esiri olur; biz ise ne geçmişi tam yaşadık ne geleceğe yetişebildik, iki çağın Wi-Fi’siz arada kalmış kuşağıyız.
Paylaş:
Yorumlar
Henuz yorum yapilmamis