
Öyle hikâyeler, öyle kıssalar, öyle efsaneler vardır ki bazen ciltler dolusu kitabın anlatamadığını birkaç paragrafta anlatır. Daha kolay, daha hızlı ve çok daha etkili bir şekilde…
Yıllardır birçok ortamda, birçok kişiye anlattığım ve neredeyse her gün karşılaştığımız bir sorunu berrak biçimde ortaya koyan kısa bir hikâyeyle başlamak istiyorum.
Yıllar önce, henüz su ve kanalizasyon sistemleri yokken bir şehirde umumi bir tuvalet açılır. Tuvaletin önüne, gelenler ihtiyaçlarını giderebilsin diye birkaç ibrik konur. Vatandaş ibriklerden birini alır, öyle girermiş içeri.
Tuvaletin hemen önünde ise sandalyesine kurulmuş, ayak ayak üstüne atmış bir adam otururmuş. Ne su doldurur, ne temizlik yapar, ne de bir işe koşarmış. Ama oradaymış. Bakışı sert, sesi tok… Sanki peşin satan bir esnaf edasıyla.
Bir gün bir vatandaş gelir. Tam ibriklerden birine uzanıp alacakken sandalyedeki adam seslenir:
— Hop hemşerim, öbür ibriği alsana.
Vatandaş işi acele, tartışmaya girmek istemez; elini başka bir ibriğe atar. Ama bu kez yine ses gelir:
— Hemşerim, onu değil… Diğerini al.
Vatandaş “la havle” çeke çeke üçüncü bir ibriği alır ve içeri girer. Çıkınca da merakına yenik düşer:
— Yahu, bütün ibrikler aynı değil mi?
— Aynı.
— İçlerindeki su da aynı mı?
— Aynı.
— O zaman niye bana iki kere başka ibrik aldırdın?
Adam gayet sakin cevap verir:
— E hemşerim… Sen istediğin ibriği aldıktan sonra bizim burada ibrikçibaşı olmamızın ne anlamı kalır ki?
Bu hikâye gerçekten yaşanmış mıdır bilinmez. Ama bugün dönüp etrafımıza baktığımızda, ibrikçibaşlarının hâlâ aramızda dolaştığını görmek hiç zor değil.
Bugün gerek kamuda gerek özel sektörde, pek çok kurumda benzer sahneler yaşanıyor. Yapılacak iş bellidir, mevzuat açıktır, süreçler tanımlıdır, sonuç değişmeyecektir; ama mutlaka “başka ibriği” aldıran bir yönetici vardır. Çünkü mesele çoğu zaman işin niteliği değil, yetkinin görünür kılınmasıdır.
Kamu yönetiminde bu durum daha da belirgin hâle gelir. Yönetmelik değişmez, hizmet aynı hizmettir; ama imza başka yerden atılsın, yazı başka yoldan gelsin, toplantı yeniden yapılsın istenir. Sonuç yine aynıdır; sadece zaman kaybolur, enerji tükenir, motivasyon azalır.
Kurumsal hayatta da tablo çok farklı değildir. Uzmanlar, sahayı bilenler, işi fiilen yapanlar varken; kararlar bazen odasından çıkmayan, süreci tanımayan ama unvanı olan kişiler tarafından verilir. İstişare yapılmaz. “Ben böyle istiyorum” cümlesi, veriye de tecrübeye de galip gelir.
Oysa yöneticilik, insanlara kendi bildiğini dayatmak değildir. Yöneticilik; doğruyu tek başına bildiğini sanmak değil, doğruyu birlikte bulabilecek zemini oluşturmaktır. Makam, insanlara hangi ibriği alacaklarını göstermek için değil; işi kolaylaştırmak için vardır.
Ne yazık ki yöneticilik becerisi olmayan bazı kişiler, sırf oturdukları koltuk nedeniyle yönlendirme hakkını kendilerinde görürler. Fikir sorulmaz, uyarılar dikkate alınmaz. Herkesin bildiği yol terk edilir, ille de “benim gösterdiğim ibrik” seçilir.
Oysa sonuç yine aynıdır. İş yapılır. Su yine sudur. İbrik yine ibriğin içindedir. Değişen tek şey; çalışanların yorgunluğu, kurumların verimliliği ve insanların hevesidir.
En tehlikelisi ise şudur: İbrikçibaşları zamanla kendilerine gerçekten inanmaya başlarlar. Olmazlarsa sistemin çökeceğini, işlerin yürümeyeceğini zannederler. Oysa çoğu zaman ortada bir yönetim değil, sadece bir kontrol etme ihtiyacı vardır.
Bu yüzden bazen durup sormak gerekir:
Bu gerçekten bir yöneticilik mi, yoksa koltuğun verdiği bir alışkanlık mı?
Bu bir liderlik mi, yoksa “buradayım” deme çabası mı?
Belki de en sağlıklı yönetim anlayışı şudur:
İnsanlara hangi ibriği alacaklarını göstermekten önce, suyun neden önemli olduğunu anlatabilmek.
Çünkü iyi yönetici ibrik seçtirmez;
işi kolaylaştırır.
Paylaş:
Yorumlar
Henuz yorum yapilmamis