
İnsan, konuşabilen bir varlık olmadan önce düşünebilen bir varlıktır. Ya da en azından böyle olduğuna inanmak isteriz. Oysa bugün etrafımıza baktığımızda, düşünceden çok tepkinin, muhakemeden çok refleksin, anlamdan çok sesin hakim olduğu bir iklimde yaşadığımızı görüyoruz. Herkes konuşuyor; hızlı, yüksek ve iddialı. Ama çok az kişi duruyor. Durup düşünenlerin sesi, kalabalığın uğultusunda kayboluyor. Gürültü artıyor, kelime çoğalıyor, anlam ise sessizce çekiliyor.
Düşünmek, zaman ister. Cesaret ister. En çok da yalnız kalabilmeyi. Çünkü düşünce, alkıştan beslenmez; çoğu zaman itirazdan doğar. Bugün cümlelerimiz beğeniye, onaya ve görünürlüğe göre ayarlanıyor. Söylediklerimiz, doğru olup olmadığından çok, ne kadar paylaşıldığıyla ölçülüyor. Böyle bir dünyada düşünce, sessiz bir odaya hapsedilmiş gibi. Kapısı kilitli değil belki, ama açmaya niyet eden pek az.
Eleştirel düşünme, çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Kusur bulmak, yıkmak, karşı çıkmak sanılıyor. Oysa eleştirel düşünme, bir fikri parçalamak değil; onu bütün yönleriyle tartmaktır. İyiyle kötüyü aynı terazide tutabilmektir. Yargılamadan önce anlamaya çalışmak, kanaat oluşturmadan önce kanıt aramak, duyguların gürültüsünden sıyrılıp aklın sesini duyabilmektir. Eleştirel düşünme, zihnin temiz hava ihtiyacıdır; kirlenmiş bilgi atmosferinde nefes alabilme çabasıdır.
Düşünmek bir refleks değildir; emektir. Hayvanlar içgüdüleriyle yaşar. Tehlikeyi sezer, ihtiyacını karşılar, yoluna devam eder. İnsan ise içgüdüyle yetinemez. Çünkü insanın meseleleri yalnızca hayatta kalmakla sınırlı değildir. Anlam arar, adalet ister, doğruluğu sorgular, geleceği inşa etmeye çalışır. Düşünme, bir sorunla başlar ve çözümle son bulur. Bazen tek bir doğruya yaklaşırız; bazen ihtimalleri çoğaltırız. Yakınsarız, ıraksarız. Her iki yol da insana özgüdür ve her ikisi de öğrenilebilir.
Ne var ki itaat eden zihinler yenilik üretmez. İtiraz etmeyen akıl, ilerlemez. Tarih, sorgulayanların açtığı yollardan yürümüştür. Beşeri ve ekonomik gelişim, soru soran, şüphe eden, gerektiğinde rahatsızlık veren insanlar sayesinde mümkün olmuştur. Eleştirel düşünce tam da bu noktada belirleyicidir. Teorileri geliştirir, müzakere gücünü artırır, kararları sağlam bir zemine oturtur. Sokratik yöntemin özü de budur.
Doğruya bağırarak değil, sorarak yaklaşmak.
Ancak eleştirel düşünmenin önünde ciddi engeller vardır. Zamanın hızlanması, her şeyin ölçülüp standartlaştırılması, ezberi ödüllendiren sistemler, duygusal tepkileri aklın önüne koyan alışkanlıklar… En önemlisi de düşünmeyi zahmetli bulan bir kültür. Hızlı tüketilen bilgi, hızlı verilen hüküm ister. Oysa düşünmek yavaşlıktır. Durmaktır. Sessizliktir. Bugünün dünyasında en az tolere edilen şey de budur.
Sessizlik, eleştirel düşünen biri için konuşmanın yokluğu değildir. Pencereyi açıp temiz havayı içeri almaktır. Gürültüyle kirlenmiş bir ortamdan kısa bir kaçıştır. Konuşabiliyor olmak, konuşmak zorunda olmak demek değildir. Ama düşünebiliyor olmak, düşünmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Çoğu zaman düşünmek, konuşmamayı seçtirir. Çünkü her söz çoğaltmaz; bazı sözler yalnızca gürültüyü artırır.
Düşüncelerimiz, hayatımızın görünmez mimarlarıdır. Duygularımızı şekillendirir, davranışlarımızı yönlendirir. Olumlu düşünceler motive eder, olumsuzlar tüketir. Fakat asıl tehlike, düşünmemektir. Düşünmeyen zihin sürüklenir. Kalabalığın yönüne gider, en yüksek sese inanır, en kolay cevaba sığınır. İfade özgürlüğünü talep eder ama düşünce özgürlüğünü kullanmaz. Oysa ifade, düşüncenin telafisi değildir; ancak onun sonucudur.
Bugün kendimize dürüst bir soru sormak zorundayız.
Biz düşünüyor muyuz?
Yoksa yalnızca tepki mi veriyoruz?
Sorguluyor muyuz, yoksa tekrar mı ediyoruz? Anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa haklı çıkmaya mı?
Bu sorular rahatsız edicidir. Ama düşünce, çoğu zaman rahatlatmaz; uyandırır.
Eleştirel düşünme dünyayı kurtarmayabilir. Ama insanı, kalabalığın içinde kaybolmaktan kurtarır. Gürültünün ortasında bir durak, karmaşanın içinde bir pusula sunar. Ve bize şunu hatırlatır.
Konuşmak kolaydır. Düşünmek cesaret ister.
Düşünmek, bir ayrıcalık değil; bir sorumluluktur. Susmayı bilmeyen toplumlar, düşünmeyi öğrenemez. Sormaktan vazgeçenler, cevapların esiri olur. Eğer insan kalmak istiyorsak, içgüdülerimizle değil, aklımızla yol almak zorundayız. Çünkü düşünce terk edildiğinde, geriye yalnızca gürültü kalır.
Paylaş:
Yorumlar
Henuz yorum yapilmamis