Aynı Şehirde Yaşıyoruz ama Aynı Hayatta Değiliz!
Aynı Şehirde Yaşıyoruz ama Aynı Hayatta Değiliz!

Bu ülkede insanlar artık aç olduklarını söylemiyor. Çünkü açlık da evrim geçirdi.
Adı değişti; geçim, idare, şükür, sabır oldu.
Sabah işe giden milyonlarca insan var; akşam eve dönerken hala “yarın ne olacak?” diye düşünen. Çalışıyorlar ama yaşamıyorlar. Yoruluyorlar ama ilerlemiyorlar. Hayat, bir hedef olmaktan çıkıp ertelenen bir ihtiyaca dönüştü.
Aynı şehirde yaşıyoruz ama aynı hayatta değiliz. Birimiz markette fiyat etiketini okumadan geçiyor, diğeri etiketi görünce vazgeçiyor. Biri “canım çekti” diyor, diğeri “şart değil” demeyi öğreniyor. Aramızdaki fark artık gelir farkı değil; hayata temas edebilme farkı.
Eskiden yoksulluk görünürdü. Şimdi yoksulluk sessiz. İnsanlar aç olduklarını söylemiyor çünkü utanıyorlar. Yardım istemiyorlar çünkü gururları var. Borçlanıyorlar, eksiltiyorlar, kısmayı öğreniyorlar. Hayatlarını değil, kendilerini küçültüyorlar.
En tehlikelisi de bu zaten. Çünkü insan kendinden vazgeçmeye alışınca, her şey normalleşiyor.
Bu ülkede orta sınıf diye bir şey vardı.
Ne zengindi ne yoksul.
Bir hayali, bir planı, bir yarını vardı.
Şimdi o sınıf yok.
Sessizce çekildi.
Gürültü çıkarmadı, pankart açmadı, slogan atmadı.
Sadece yok oldu.
Yerine ne geldi biliyor musunuz?
Sürekli hesap yapan insanlar geldi. Markette, pazarda, faturalarda, okul masrafında, bayramda, düğünde, artık yolda yürürken bile… Her yerde matematik.
Bu matematik dört işlem öğretmiyor. Bu matematik hayatı parçalıyor.
Topluyor: Borcu, kaygıyı, uykusuz geceleri.
Çıkarıyor: Hayalleri, neşeyi, yarına dair hevesi.
Çarpıyor: Yoksulluğu, korkuyu, sessizliği.
Bölüyor… İnsanı insandan, hayatı hayattan.
Biz bu işlemleri yapmıyoruz; bu işlemler bizi yapıyor.
Bu bir ekonomi meselesi değil sadece. Bu bir psikoloji meselesi. İnsanlar parayı değil, umudu kaybediyor.
Eskiden “gelecek” diye bir kelime vardı. Şimdi herkes “bugünü kurtarmaya” çalışıyor. Gelecek planı yapanlar ya çok zengin ya çok genç. Geri kalanlar sadece dayanıyor.
Dayanmak bir yaşam biçimi olunca, hayat duruyor.
Aynı apartmanda iki ayrı Türkiye var artık. Alt kattaki, çocuğuna “istemek ayıp değil ama her şey alınmaz” demeyi öğreniyor. Üst kattaki, “bu ay hangi ülkeye gidelim” diye düşünüyor.
Ve kimse kimseyi gerçekten görmüyor.
Toplum dediğimiz şey tam da burada çatlıyor.
Çünkü ortak dert yoksa, ortak vicdan da olmuyor.
Bu ülkede kimse lüks istemiyor aslında. Kimse saray hayali kurmuyor. İnsanlar sadece nefes almak istiyor. Ay sonunu korkmadan görmek, çocuğuna mahcup olmamak, “acil bir şey olursa” diye geceleri uyanmamak istiyor.
Ama bunlar bile artık lüks sayılıyor.
Bu düzen insanı yavaş yavaş içinden eritiyor, tüketiyor, bitiriyor… Sesini kısmayı, beklentisini düşürmeyi, hayal kurmamayı öğretiyor. Sonunda da bunu normalmiş gibi sunuyor.
Oysa normal değil.
Bir ülkede insanlar çalıştığı halde hayata tutunamıyorsa, mesele maaş bordrosu değildir.
Bir ülkede insanlar sustukça yoksullaşıyorsa, mesele rakamlar değildir. Bir ülkede insanlar “idare ediyoruz” demeyi öğrenmişse, orada çoktan bir şeyler kırılmıştır.
Bu yazı bir şikayet mi?
Bir isyan mı?
Yoksa…
Hayata tutulan bir ayna mı?
Siz karar verin.
Bazen en sert tokat, bağırarak değil; gerçeği saklamadan söyleyerek atılır.
Paylaş:
Yorumlar
Henuz yorum yapilmamis