
Toplum olarak herkes birbirini suçlarken kimse dönüp kendine bakmıyor. Oysa değişim, ilk olarak bireyin vicdanında başlar.
Biz nerede hata yaptık?
Belki de cevabı en çok kaçtığımız yerde saklı: Aynanın tam karşısında…
Son yıllarda herkesin dilinde aynı soru var: Biz nerede hata yaptık?
Ne oldu da toplum böylesine savruldu?
Ne oldu da inançsız, umutsuz, sabırsız ve öfkeli bir nesil yetişti?
Ne oldu da bundan on, on beş yıl önce kendimizi daha huzurlu ve güvenli hissederken bugün bu karmaşanın içinde bulduk kendimizi?
Sorular çoğaldıkça cevaplar da başkalaşıyor.
Çünkü kolay olanı yapıyoruz: Sorumluluğu başkasına atıyoruz.
Aileler öğretmenleri suçluyor, öğretmenler aileleri…
Bir kesim hocaları hedef gösteriyor, bir kesim sistemi.
Kimimiz dış güçlere, kimimiz sosyal medyaya, kimimiz internete, kimimiz de arkadaş çevresine yükleniyoruz.
Bir kısmımızsa hiç konuşmamayı tercih ediyor.
Ama nedense hiç kimse hatayı kendinde aramıyor.
Yıllarca cezaevlerinde çalıştık; oradaki manzara da aynı.
Kime sorarsanız sorun, kimse “Ben suçluyum” demiyor.
Toplumda da durum farklı değil: Kimse aynanın karşısında durup “Acaba ben nerede yanlış yapıyorum?” demeyi göze alamıyor.
Ve ardından bitmeyen bir “keşke” zinciri uzayıp gidiyor…
Keşke hocalar misvakın faydasını anlatmadan önce haram lokmanın ağırlığını anlatsalardı.
Keşke öğretmenler formülleri ezberletmeden önce “Büyüklere saygıyı öğrenin; çünkü hayat size önce bununla sınav yapacak” diyebilseydi.
Keşke aileler eğitimin tüm sorumluluğunu sadece öğretmenlerin omzuna bırakmasaydı.
Keşke sistem töremize, kültürümüze, yaşamımıza uygun şekilde şekillenmiş olsaydı.
Keşke amirler liyakatle, karar vericiler adaletle göreve gelseydi.
Keşke sosyal medyanın hızına bu kadar kolay kapılmasaydık.
Keşke cebimizde para yokken marka telefonların peşinden koşup, ardından borcun stresini evimize taşımamış olsaydık.
Ve keşke problemimizin çözümünü alkolde, sigarada, uyuşturucuda, öfkede değil;
psikologda, pedagogda, sosyal hizmet uzmanında, psikiyatristte aramayı bilseydik.
Keşke okuyup öğrenseydik…
Allah’ın insanları sadece cezalandırmak için değil, güzel ahlak için yarattığını anlayabilseydik.
Keşke sahte hocalara, sahte şeyhlere, sahte ağalara, sahte paşalara, sahte öğretmenlere ve sahte anne babalara teslim olmasaydık.
Keşke en yakınımızın söylediği her şeyi sorgulamadan doğru kabul etmeseydik.
Biz ne zaman okumayı, öğrenmeyi, sorgulamayı bıraktık, işte o zaman bugünkü tabloyla yüzleştik.
Ve ne zaman ki yeniden okumaya, öğrenmeye ve öğrendiklerimizi hayatımıza tatbik etmeye başlarsak, ancak o zaman kurtulacağız.
Çünkü ne büyük cezaevleri ne ağır cezalar ne haberler ne gazeteler bu toplumsal yarayı tek başına iyileştiremez.
Çözüm, önce bireyin vicdanında başlar.
Herkes bir kere aynaya bakıp “Ben nerede hata yaptım?” diyebildiği gün…
Sonra başkalarını anlamaya ve empati kurmaya başladığı gün…
İşte o gün gerçek aydınlanma başlayacak.
Cehaletten kurtulup birbirimizi anlamayı başardığımız anda, sorunların çözümü de kendiliğinden gelecektir.
Aksi hâlde bu gidiş nereye varır, gerçekten bilinmez…
Paylaş:
Yorumlar
Henuz yorum yapilmamis